Tirebolu'ya vardığımda saat sabaha karşı 5'ti. Şehrin içine girdiğimizde "Her yer en son zamanki gibi!" dedim içimden. Her zaman çay içtiğimiz yer, alt ve üst geçitler, kalenin orası... 42 no'lu çay fabrikasının önünde indim otobüsten. Satış mağazasının camında İstanbul'a getirilmeyen mavi kutulu Tirebolu çayları dizilmişti her zamanki gibi. Kadim dostum karşıladı aşağıda. İlk dediği şey "Kaldığımız yer berbat!"
Kaldığımız yerdeki pansiyonda tek bir katı bize kapatmışlar; herkes ayrı odalarda kalıyor. Binada garip bir havalandırma sorunu var. Bir de herkes 5 yıldızlı otelin ve evinin konforundan gelince oraya sıkılmak gayet doğaldı.
"Okulu da açtıramadık dün." dedi kadim dostum. Düşündüm sonra "Ne olmuş burası böyle ya?" diye.
Eskiden insanı daha sıcak, daha bir hevesliydi sanki. Sokakları geceleri daha bir canlıydı. İnsanlar bilirdi senin dışarıdan geldiğini ve ne iş aradığını burda. Çocuklar yine öyleydi; istekli, daha algıları açık demeli belki de...
Ama hiçbir şey o dikensiz gül bahçesindeki gibi olmadı.
Üç hafta ardarda çocuklarla uğraşmak sonunda yatağa da düşürdü beni.
Her şey çok hızlı gelişti ben de anlamadım etrafımda neler olduğunu bu sefer... Sorunlar oldu bakamadım bile yüzüne onların...
3 seneki öğrencilerim sağ olsunlar yüzümü kara çıkartmadılar; hepsi başarıyla yardım ettiler bize. Hatta onlardan bazılarının kardeşleri de öğrencimiz oldu. Sahneye çıkıp 12. sınıfları saydım en son; hep beraber sahneye çıkıp yerlere kadar eğildik.
Ve şovumuz bitti!
Artık sahneden (alandan) inip şapkayı çıkartıp kenara koyma vakti fiili olarak geldi.
Durun ya daha bitmedi! Başka yerde, başka zaman, başka projede oluruz burda olmazsak...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder