15 Ağustos 2010 Pazar

Bölüm 12: Ne Karadeniz'den öte ne Karadeniz'den beri

Fatsa'ya vardığımda hiç bir iletişim aracım yoktu ve bir gün önce arakdaşıma söylediğim planlarım değişmişti. Normalden 2 saat daha önce oraya vardım. Otogar civarında internet aradım; ama yoktu. Bilinmeyen bir coğrafyada tek başıma dolanmaya başladım; ama arkadaşa ulaşamadım. Otogara ger dönüp çaresizce derin sessizlik içinde beklemeye başladım. Gelip geçen otobüsleri izledim. Sonunda arkadaş geldi tabi.

Meclisten çıkarken 81 ilde evimiz oldu artık diyorduk. İşte bu da onlardan biriydi.

Fatsa'nın namı Ordu'yu geçmiştir herhalde. Her ne kadar "Ordu'nun Dereleri" varsa "Ünye Fatsa arası" gezen bir "Hekimoğlu" vardı orda da. Ya da Terzi Fikri vardı, askerler vardı, darbe kavgaları vardı.

Neyse ilk günün sonunda arkadaş köyde kalma fikrini ortaya atınca ben de üstüne atladım tabi. Babasının siyasi bir geçmişi var önceden; şimdiyse muhtarmış bir köyde. Türk köyüymüş babasının ki; anasının köyü alevi... Karşıdaysa bir Gürcü köyü varmış.

Benim kaldığım arkadaşın annesinin köyüymüş. Köy bir alevi köyü; adı Çöteli. Köye gelen şose yolda araba sağa sola savruluyor; yoldan çıkacağız diye ödüm patladı bir ara.

Karadeniz köylerine çıkmıştım; ama ilk kez birinde kalacaktım. Her yer alabildiğine fındıklık, alabildiğine yeşil. Bizim köylere benzer mi hiç? Gören taş yok zanneder etrafta. Bir de aradan Karadeniz gözükmez mi iki tepenin arasından? Kaldığın yerin yakınında ev ne gezer; geceleyin bir tek Fatsa'nın ışığını görüyorsunuz. Konuştuğunuz her şey duyuluverir ta fındıklıktan.

Bahçede adı tahnal olan, ilk kez yediğim bir meyveyle karşılaştım. Kırmızı ufak erikler gibiydi, ama tattığınızda damağınızda kekremsi bir tat bırakıyordu. Ama erik gibi içi de siyah değildi bunun; aksine beyaz, şeffaf bir rengi vardı. Ha tabi lazutu da unutmamak lazım. Gerçi mısırın ne olduğunu hepimiz biliyoruz.

Arkadaşla önce bir köy turu attık. İlk durak Şeker Yenge'nin eviydi. Hakikaten ismi gibi şeker bir kadın; vardığımızda elinde yorgan onu dikiyordu. Kocaman kocaman elleri, esmer teninin arasından bembeyaz dişleriyle gülümsedi bizi görünce. Konuşması o kadar içten o kadar sevimliydiki... Bir de yanında gelini vardı. Gelin Antepliymiş. Şeker Yenge'nin oğlu bir ara Gaziantep'e gidip çalıştığında evlenmişler. Kız da sevmiş oraları, kalıvermiş. Benim yurtdışında okumaya gittiğimi duyunca "Oralardan bir gelin bulursun sen de şimdi!" diye şakayla karışık bir tonda söyleyiverdi Şeker Yenge. "Valla ben de ondan korkuyorum!" dedim ya gelini yapıştırıverdi cevabı: "Aaa büyük konuşma; hiç belli olmaz! Bir yere gidersin; ya memlekete ya birini vuruluverirsin, o zaman hem orda kalırsın hem de olur sana yabancı gelin! Bak bana!" Neyse Şeker Yenge bize bir iki şey ikram ettikten sonra müsaadesini istedik.

Köyün ahalisiyle muhabbeti iyi bizim arkadaşınç "Küçük herif" (bizim yörede büyümüş de küçülmüş çocuklar için çok kullanılır bu deyim) tabir-i caizse. Bir iki fındık muhabbeti dinledikten sonra, eve koyulduk. En güzel lahana çorbasını orada içtim. Hatta bir yetmedi, iki tabak içtim.

Akşam muhabbetineyse, fındığın patosa verildiği geniş bir avlusu olan evde oturan arkadaşın amcasına gittik. Herkesin dilinde fındık var tabi toplama mevsimi yaklaşınca; ama azmış bu sene. Fiyatı da beğenmiyor kimse (ama nedense hep hükümette... neyse siz anladınız)... Bir ara gözümüz televizyona daldı. Yine referandumun sağı solu hikâyesi işte... Dedim ki "sonumuz 'heyra' gala"!

Yağmur yağmaya başlayınca köşede sessizce tünemiş köpeği fark ettim. Ağzı var dili yok; ne hareket ediyor ne bir kafasını kaldırıp çeviriyor. Arkadaş Şeyhmuz diye çağırınca bakıverdi bir şöyle. Meğersem yeni gelmiş; Şeyhmuz adını da sevdi madem; öyle kalsın dedi Bilal Abi (kuzeni) de.

Ama o gece asıl gözüm 56 model Willis Jeep'te kaldı. Özellikle fındıklıklar dik olduğu için çuvallara tıkılmış fındığı taşımaya böyle arazi araçları gerekiyormuş. Her türlü koşulda iş görüyor Willisler de; çünkü üç ayrı tip şanzumanı var. Arazi şanzumanını çalıştırdın mı ondan kralı yok o coğrafyada. Hem de şanzıman arıza verse de 700TL'ye patlıyormuş sadece. Öyle yaşlı ve fonsiyonel arazi aracı için çok bir para mı be? Tek kötü yanıkasası orjinal değil; ancak yeşil boyası tescilli Willis'in fabrika boyasından. Jantları da korumuş Bilal Abi. Keşke düz yola da gitse de bir Willis, benim de olsa!

Sonrasında kaldığımız evin karşısında arkadaşın anneannesinin evi vardı. Dışardan bakınca ev harap bir hâldeydi zaten, damı akmış üstüne brandalar gerilmiş. Anneannesi tabi 4 yıl olmuş vefat edeli; ama eve ellememişler hiç. "Benim gizli mabedim" diyor arkadaş! "Gel sana anlatacaklarım var!" diyip çekeledi oraya doğru. Ev buram buram nem kokuyordu; ama tarih de kokuyordu. Eve ilk girince mutfak karşılıyor sizi. Anneannesinin tüfeği, yaşmağı ve bir resmi asılmış duvara. Eski rehberler, kâğıt parçaları, her şey yerli yerinde. Kuzinesini is kaplamış ve aynı is bacanın giderine doğru devam etmiş; havaya ulaşmış. Eski kırmızılı bir telefon fark ediliyor hemen. Ufacık bir ahize ile tuş takımı var; üzeri tozla kaplanmış tabi hepsinin. Bağlantısı dahi korunmuş; açınca hışırtılı bir la notası geliyor. Evin arka odalarındaki hiç bir kanepeye, yatağa ellenmemiş. Balkona çıkıldığındaysa iki tepenin arasında gözüken Fatsa'ya dokunacak gibi oluyorsunuz. Ay ışığı, hırçın çocuğun yüzüne vurup yumuşatıyor onu. Yakamozlar saçılıyor dört bir yana.

Arkadaşın annesi girmezmiş o eve; çünkü dedesi içip içip dövermiş onu. Anneanneyse yiğit bir kadın. At binmeyi bilen, eli silah tutan birisi. "Her zaman anneannemin yanına gelip yatardım kucağına" dedi arkadaş. Sonra bir gün kendisinin çok korktuğu, DHKP-C baskınını anlattı. Bir akrabası örgüte girmiş; köyün yukarısında propagandaya başlamışlar. Derken başka yerden kaçan örgüt üyeleri de köye gelmiş; ama bir halk direnişi var. Anneannesi de alıyor tüfeğini fırlıyor örgüte direnmek için. Silahlar, gürültü, patırtı.... "Ben gelmezsem, askerler gelene kadar çıkma!" diye sıkı sıkı tembihledikten sonra arkadaşı, anneannede çatışmaya gidiyor.

"Ne akşamdı be!" diyor o günü hatırladıkça. Sonra hafifçe gülüp "Her şeyin ilkini de burda yaşadım dostum!" diyor. "Yeri geldi burda düşündüm; başkanlık seçimine girmeye burada karar verdim; ilk kızı burada öptüm!" dedi. "Aşka inanır mısın?" diye sordu sonra. Şöyle bir bıyık altından güldüm Fatsa'ya bakaraktan. "İnanrım da yaşamaya fırsatım olmadı." dedim kısık bir sesle. O da güldü şöyle bir; "Bizim gibi dava adamına hep böyle olur, değil mi?" dedi.

Sonra Karadeniz'in etnik bir haritasını çıkardık. Tekrar tekrar düşündüm şu bizim Şark(!) meselesini bu esnada. Ahanda Türk köyü, ahanda Gürcü köyü, Alevi köyü! Hepsi bir arada. Gürcüler tutucu ve sağcı olurmuş (Terzi Fikri hariç diyorlar; devrimci tam devrimci, tutucu tam tutucu işte Gürcülerde); Aleviler'den sol görüşlü insan çıkıyormuş; ama hepsi de bir arada. Ne bir kavga, ne bir kin...

Hatta bu birlikteliğin en iyi örneğini "Derelerin Kardeşliği" adlı platformda veriyorlar. Her yöredeki derelerde kurulacak olan HESlere karşı bilinçlendirmeyi hedefleyen bir platform. Rize'de başarıya da ulaşmış (ancak aşağıdaki notu okuyun!); umarım Çoruh ve Harşit boyunda da ulaşır.

Ertesi gün Ünye'yi de gezdik. Hatta orda zıpzıpa bindik; oyun parkında tahteravallilerde, salıncaklarda oyalandık. Ama o akşam artık Karadeniz'den ayrılma vakti gelmişti. Ve yol tekrar bozkırlara çıkıyordu!

NOT: Fatsa'da FEM Dershanelerinin altında birahane var!?

NOT: Daha iki gün önce hükümet açıklama yapmaya başladı. İyidere'de "HES'e karşıysanız elektrik kullanmayın kardeşim" dediler. Siz önce elektriği önce satıp sonra satın almayın; ondan sonra gelin bana bunu savunun!"

Hiç yorum yok: