27 Temmuz 2010 Salı

Bölüm 5: "Dışarıda deli dalgalar..."

Photo Credit: AuA
Sinop Cezaevi Çocuk Islahevi
Sinop ufak bir şehir. Her ne kadar dolaşa dolaşa aynı yere geliyorsunuz bir süre sonra. Sosyal ve gece hayatı bir çok Anadolu şehrine göre daha canlı tabi; ama yine de iki günde karış karış gezilebilecek bir yer.

Yine de en çok şeyi eski Sinop Cezaevi anlatıyor şehirde.

Cezaevini gezmeden bir gün önce bir çay bahçesinde orada eskiden gardiyanlık yapmış Pala lâkaplı kişiden bilgi alıyoruz. Neden bir gün önce toplanıp da bu bilgilendirmenin yapıldığını sorunca öğreniyoruz ki adamı içeri almıyorlarmış daha; çünkü çok fazla eleştiriyor ve doğruları konuşuyormuş(!) Zaten anlattıklarını ve oradaki yerel halkın dediklerini toplayınca anlıyorsunuz ki biraz sert(!) davranmışlar arkadaşlara.

Başlıyor Pala anlatmaya. Anlatışında ve sesinde bir Osmanlı bezirgânı havası var hep. Bıyıklarıyla beraber o ton, duruşuna da yansımış hâliyle. Anlattıkça anlatıyor; abarttıkça abartıyor... Önce hapishanenin planını anlatıveriyor. Sonraysa dövdüklerini, ayar çektiklerini o kabadayı edasıyla resmediyor kelimeleriyle. İşte anlattıklarından bir iki aklımda kalanlar:

-Gardiyanlar aynı zamanda banyoda tellaklık yaparlarmış; çünkü temizlensin diye verdikleri jiletlerle millet kendini ya da birbirini doğramasın diye girmek zorunda olurlarmış.
-Büyük bir zindan var hapishanede; o zindanın içindeyse o Cüneyt Arkın filmlerinde gördüğümüz büyüklükte zincir ve kelepçelerden. Fıttıranı, bayağı kafamızı attıranı oraya kilitler iyi bir döver sonra ışıksız ve susuz bırakırdık diyor Pala...
-Berber de haftanın belli günleri açık olurmuş bu jilet meselesinden dolayı.
-Bir ara millet kendini başkasını doğruyor diye aynaları filan da toplamışlar tuvaletlerden.
-Kadınlara loş ve en nemli bölgenin verilmesinin sebebi çoğunun koca katili olmasıymış. "Erkek zihniyeti işte!" diyor Pala.
-En ilginç hikâye bir idam cezalısının: (Önce bir bilgi) İdam cezasına çarptırılan birisinin diğer tüm davalarının sonuçlanmış olması gerekiyormuş yasaya göre; hatta adamın dosyasına eğer diğer davalardan da idam cezası aldıysa sanki diriltip bir daha öldürmüşler gibi "9 kere idam edildi!" gibi bir ibare koyuyorlarmış. Neyse bu idam cezalısı adam Sinop Cezaevi'nden tek kaçabilen insan... Adam kanalizasyondan sürüne sürüne denize varıyor. İki gün sonra 15-20 km ilerideki bir köyden karaya çıkan adam bir eve sığınıyor hâliyle; ama nerden bilsin ki o ev o ara izinde olan bir polis memurunun evi! Derken tekrar başladığı yere dönüyor; ama bu da bir dava konusu olduğu için idamı erteleniyor. Derken içeride bir sürü başka suçlar da işliyor. Ve sonunda önce 86'daki afla müebbete çevriliyor cezası. Sonra da Özal affıyla tahliye oluyor. Pala diyor ki "Ben olsam ilk kaçtığında ödül olarak tahliye ederdim. Mümkünatı yok kanalizasyona girip de sağ çıkmanın!"
-Pala'nın sakalları daha uzunmuş. Bir ara bir yasa çıkmış tüm gardiyanlar bıyıkları kesecek diye, o da kesmem demiş ve emekli olmuş. Bıyık benim namusumdur, diyor Pala.
-Şimdilerde torunlarının çalıştığı bir berber var oranın önünde duruyor Sinop'ta Okullar Caddesinde.

Ertesi gün içeriye giriyoruz. Girildiğinde ilk göze çarpan şey mahkumların yaptığı boncuk işlerinin satıldığı dükkan oluyor. Sağa dönüldüğünde, Çocuk Islahevi ve Kadınlar Koğuşu var. Ortada duran zibilyon yıllık Ford cezaevi aracı harap olmuş ne yazık ki! Kasasının şekli bozulmuş, boyası atmış, bitmiş anlayacağınız.Hapishane koğuşlarının durumu da içler acısı. Ne yatakları bırakmışlar ne tuvaletleri düzenlemişler. "Ahan biz sıçtık, siz de gezin!" der gibiler biraz. Sonra yetişkinlerin olduğu koğuşların tarafına geçtik. Önce güzel pembe çiçeklerin olduğu bir volta yolundan disiplin odalarının olduğu sur dibine çıktık. Sonra bugünlerde yayınlanan "Parmaklıkların Ardında" adlı dizinin çekildiği "modifiye" edilmiş koğuşu gördük. Derken Sabahattin Ali'nin yattığı ve o meşhur dizeleri yazdığı koğuşa geldik. Parmaklıkları yüksek olan bu koğuşta dalgalar cezaevinin surlarına vurdukça Sabahattin Ali'nin kaleminden şu mısralar dökülmüş:

"Dışarıda deli dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma"

Tabi şimdi yol geçiyor o surların dibinden, duvarları yalayan dalgalardan eser yok.

Bir diğer ilginç noktaysa William Shakespeare'in sözlerinin ikinci bölüğe girerken kirişin üzerine yazılmış olmasıydı: "Kan kanla değil, su ile yıkanır. Öç almanın sonu yoktur!"

Orada mahkümların dünyasına dışarıdan giren iki şey vardı: Onlara özgürlüğü hatırlatan ve konup göçen martılar ile kendiliğinden sur dibinde açan kır çiçekleri...

Hiç yorum yok: