25 Temmuz 2010 Pazar

Bölüm 1: Yine yol göründü gurbete

Güzergâh 1: Çırağan Sarayı - İstanbul Esenler Otogarı - İstanbul Atatürk Havalimanı İç Hatlar Terminali - Şanlıurfa GAP Havalimanı



"Yine yol göründü gurbete
Güz geldi yapraklar döküldü
Martılar göç etti, turnalar süzüldü
Yine yol göründü gurbete"

Çırağan'dan havaalanına giderken babamın repertuarındaki bu Barış Manço şarkısı çalıyordu radyoda...

Babam da sağ olsun şoförlüğümüzü yaptı o gece: Akşam bizi resepsiyona yetiştirdikten sonra kendisi Denizcilik Meslek Lisesinin otoparkına çekmiş uyumuş. Yarımda da geldi beni ve kadim dostumu aldı oradan.

Sabah 5'te tee Tuzlalardan tekrar havalimanı gelmemek için annemleri ikna edip o geceyi havaalanında geçirebildim (ve yapılacaklar listesinden bir şey daha çizildi).

Önce CIP salonuna sızmaya çalıştım; ama beceremedim. Sonra tospaa çantamı yastık yapıp ikili koltuklardan birini işgal ettim. Havalimanı bayağı tenhaydı, en yakın uçuşsa saat 3'te Trabzon'a... Küçücük iç hatlar terminalinin her yerini karış karış dolaştım. Her kontuarı her yolcuyu inceledim. Biraz uyuyabildikten sonra sanki evimdeymiş gibi dişimi fırçalamaya gittim. Etraftaki birkaç insan yadırgadı bunu; ama tam istediğim gibi kendimi evsiz, havaalanında yaşayan insan hâlinde hissettirdi bu bana.

Yol boyunca bana eşlik edecek kişi de bana katılmıştı. Uçuş saati yaklaştıkça güvenlik noktalarındaki insanlar ve onların telaşı da artıyordu. Tam bu sırada bir havalimanı manyağı olmanın yararını gördük. Önceden fark etmediğim, kıyıda köşede kalmış 110 nolu kapıya giden ufak bir güvenlik noktası vardı. Oradan sadece 3 dakikada geçtik (iç hat uçanlara şiddetle tavsiye edilir).

Derken uçuş vakti geldi. Daha çok uçak içi hizmeti, hostes ve hostların gerilimini, yolcuların davranış ve isteklerini gözlemliyordum; ama uçak havalanmaya başlayınca gözüm önce gittikçe ufalan İstanbul'a kaydı, sonra da Şanlıurfa'ya yaklaştıkça artan Anadolu bozkırlarına... Erciyes'in başı dumanlıydı gene... Zamantı kıvrıla kıvrıla akıyordu. Derken alçaldıkça cam gibi önümüze serilen barajın suları göz aldı. Uçağın flaplarini oynatan servo motorların sesi başladığında elimi uzatsam bir avuç su alacak gibiydim. Ve uçağımız tekerlerini yere koyduğunda şarkının devamı kulaklarımı aldı:

"Köyüme kara kış çökse de
Aşıklar boynunu bükse de
Desen ki nazlı yar insafa gelse de
Yine yol göründü gurbete

Derdimi kimlere söyleyim
Ben garip Barış'ım neyleyim
Anadan, babadan, yuvadan uzakta
Yine yol göründü gurbete

Acı keder hep bana
Kardeş, bacı, ana, baba...
Benim olsa bütün dünya
Yetmez ki!"

NOT: Heathrow'da böyle 350 kişinin havalimanında yaşadığı düşünülüyor.

NOT: Havaalanı eğer meydan(uçağın indiği yer) sadece iç hatlara açıksa kullanılır. Hem iç hat hem dış hat terminali olan ve uçuşların izin verildiği meydan havalimanıdır. Doğru kullanalım lütfen!

SPOILER: "Nâmekân" kelimesini aklınızda tutunuz; çok sevdiğim bir sıfat oldu ve ileride göreceksiniz hem nedenini hem de nereden duyduğumu...

Hiç yorum yok: