25 Temmuz 2010 Pazar

Bölüm 2: "Siz, onları dipsiz, karanlık kuyudan çekip tekrar o kuyuya bıraktınız"

Urfa'nın yakıcı sıcağı rengini daha aprona iner inmez belli etmişti. "Yandınız oğlum!" diyordu resmen. Eh GAP yararlı olduğu kadar zararlı da; nitekim baraj büyüdükçe ortamdaki ılımanlaşma ve nem de artıyor. Nem artınca sıcak ister istemez bunaltıyor.

Urfa ile ilgili beyin fırtınası yaparken aklıma gelenleri şöyle sıralayabilirim: Kürt sorunu, sınır boyu kaçakçılık, mazot emmek, Ceylanpınar'da tarım, köy yaşantısının sıkıntıları, aile baskısı, aşiretler ve kavgaları, sıra gecesi, acı, kebap...

Özellikle şu Kürt sorunu kısmını kafamdan atmaya çalışıyordum ki bizi havalimanından alan kişinin birden söyleyiverdiği şey limon suyu sıktı keyfime: "Suruç tam bir PKK yuvası!" Sorun cephesindeki korkum etnik bir çatışma ya da kendimizi iki dağın arasında çapraz ateş içinde bulunmak değildi; bunun ailelerden çocuklara nasıl yansıdığıydı. Tek tarafın da değil, iki tarafın da nasıl etkilendiği önemliydi (ilginçtir ki Ankara'da Meclis toplantısında tanıştığım Şanlıurfa temsilcisinin Ülkü Ocakları ile ilişiği vardı mesela).

Politika ve siyasetten haz almayıp ikisine de burasına kadar batmış bir insan var mıdır dünyada bilmem (nitekim bu yaz yaptığım siyaset önceki 18 yılda yaptığımdan fazladır); ama şöyle bir soruna bakış açımı kısaca anlatmaya çalışayım: Neden gelir, nerden gelir bu kavga sorarım arada kendime? Cumhuriyet Döneminde yaşananlar, bazı yanlış hamleler, iplerin bir yerde kopması... Ama nerde kopması diye çok sordum ve okumaya çalıştım. Sonra, belki de yanlış bir karşılaştırma olacak ama, Karadeniz'deki etnik kaynaşmayı neden bu bölgede de gerçekleştiremedik diye sormaya başladım? Hani derin devlet, süper güç çıkarları, falan fişman bazında düşünmek istemiyorum; sadece etnik kaynaşmayla beraber yaşama olgusu öne çıkabilir mi?

O nedenle bunu gözlemlemeye çalıştım önce; ama çok olumlu diyemeyeceğim gördüklerime. Gruplarda genelde Suruç'tan gelen çocuklarla Urfa Merkez'den olanlar ayrı oturdular. Biz bir tek ayrı gruplar oluşturduğumuzda bir araya gelebildiler. Bu seferde içlerinden biri hep baskın çıktı ve diğerlerini ekarte etti. Bazı çocuklarınsa silahlara bayağı meraklı olması ve projelerde silah içerikli bir şey yapıp herkese satmak istemesi endişelendirdi beni açıkçası.

Bunun dışında Suruç'un köylerinden gelen o çocuklar daha fazla asılıyorlardı çalışmalara. Özellikle kızların temizliği yüzlerine vurmuştu, daha da daha da isteklilerdi. Biraz utangaç kalsalar da hepsi de ucundan kırdı kabuklarını. Erkeklerse tam bir hırs küpüydü. Saat 6'da uyanıp bisikletine atlayıp okula vardıktan sonra taa Urfalara gelenler vardı aralarında. En sonda kızlardan birinin de dediği gibi belki de "tek umutları, çıkar yolları bizdik!"

Orada bize çok yardımcı olan hocamın dediğiyse o güne kadar yaptıklarımı gözden geçirme hissi uyandırdı: "Siz, onları dipsiz, karanlık kuyudan çekip o kuyuya tekrar bıraktınız ya ben ona yanıyorum!"

İlk başta bunu yaparken ne yapmaya çalıştığımızı düşündüm: Çocuklara kendi becerilerini başlangıç seviyesinde keşfetmelerini sağlamak ve onlara program bittikten sonra bu becerilerini devam ettirebilecekleri yolları eğitmek; gerekirse materyalleri sağlamak... Hiç kaldırılamayacak bir engelle karşılaşmamıştık bu işi yaparken; veliler hep destek olmuştu; ama bu sefer kültür, töre ile birlikte gelen bir sorun vardı. Bu biraz bizi şaşırtmış olsa gerek. Ailenin engellemesi faktörü işin içine bu kadar hiç girmemişti... Hani el kol bağlı oldukça artık bu yaptığımızın yeterli olmadığı fikri giriverdi kafama. Ya da bu saatten sonra iş bizi aşıyor muydu yavaş yavaş? Neyse babama anlattığımda o, bir iki tekrar cesaretimi toplamamda yardımcı oldu bu konuda; ama yine de sorgulamaya başladım artık yaptığımız işi.

Bir de işin "ehli" miyiz ki biz? Ben bunu önce bize soran Milli Eğitim Müdürüne bir daha soracaktım; ama adam "Siz kimsiniz?" der diye korkuyorum. Aynı paylaşım günü, "O program neydi ya?" dediği gibi...

Bir de adını ister duygusuzluk ister odunluk koyun; ama hiçbir zaman ağlayamadım CIP sonlarında. Ağlamak da istemiyorum; çünkü eğitmenler olarak biz güldükçe o çocukların kafasında öğrettiğimiz iyi şeyler kazılı kalır. Ağlamakla o noktadan sonra yaşanacak imkansızlıkları ya da sorunları götüremeyiz; ama gülümseyerek öğrettiğimiz nişastanın ele yapışmasının sebebi, ebru, perküsyon aletleri ve ritimler, Mısır tarihi ve rollerini abartma yeteneği gibi şeyler akıllarında her zaman kalacaktır. Ve belki gün gelecek, onlar da bizim gibi bir gayeye sımsıkı tutunup ona ulaşmak için her şeyi yaptıklarında tekrar karşımıza gülümseyerek çıkacaklar.

Çok Polyyanna ya da ütopik gelse de kulağa bu böyle: Biz onları kuyudan çekmedik aslında; fenerin var olduğunu, kuyudan çıkabileceklerini gösterdik. Bence feneri ellerine verip ışığa nasıl ulaşacaklarını gösterme kısmı "şimdilik!!!" bu programı aşıyor. Umarım bir gün onu da yapacak birikime sahip olur da bu işe de yelteniriz!

Hiç yorum yok: