Güzergâh 2: Şanlıurfa Merkez - Halfeti - Birecik - Şanlıurfa Merkez - Atatürk Baraj Gölü - Kâhta - Nemrut Dağı - Kâhta - Adıyaman - Adıyaman Havaalanı - İstanbul Atatürk Havalimanı
Şanlıurfa'ya Mardin yolu üzerinden girerken iki yanınızı da "şam fıstığı" ağaçları sarar. Aman Antep fıstığı değil mi o, diye sorma gafına düşmeyin; Antep her ne kadar bölgenin Paris'i olsa da bölgenin isim hakkına sahip değil. Biz vardığımızda daha içi olgunlaşma döneminde oluyormuş. Bu dönemde böyle pamuksu beyaz renkli olurmuş. Bu ağaç korteji içinde Urfa'ya giriveriyorsunuz.
"Son zamanlarda çok büyüdü; burası köy gibiydi!" diyor bizi havaalanından alan kişi. Yollarda tabela okumayı seven ben hemen Urfa'nın nüfusunu size söylüyorum: 400 bin! Adrese Dayalı Nüfus Sistemine Göre tüm ilin nüfusu 1 milyon 100 bin civarında. Aşiretlerin ilçelere dağılmış olması ve geniş aile geleneğine dayalı yaşama göre normal bir nüfus.
GAP'ın başkenti ve Fırat ve Dicle'nin arasında bulunması nedeniyle projeden en çok nasibini alan şehir hâliyle Şanlıurfa.
Kaldığımız yerde odalara bölgenin sembolü olan yer, kişi ve yapıların adını vermişlerdi. Yanımızdaki odanın adıysa Aynzeliha (Zeliha'nın gözleri)'ydı. Görevliye nedenini sorduğumda Nemrut'un kızı Zeliha'nın gözlerinin çok güzel olduğunu söyledi. Balıklı Göldeki Aynzeliha havuzunun sebebininse Zeliha'nın kendini Hz. İbrahim'in ardından ateşe atması olduğunu öğrendim.
Bakırcılar Çarşısına kapanmaya doğru gidebilmiştik; ama o çıkış saatine göre yine de kalabalıktı. İlginçtir ki komşusu Mardin'de doğmuş olan telkari sanatını icra eden ustaları pek göremedim orada (nitekim ilginçtir Karadeniz'de sadece telkari satan yerler dahi vardı).
Halfeti ise Hasankeyf gibi baraj kurbanı. Şehir yavaş yavaş yukarıya doğru taşınmaya başlamış. Her yeni barajda her şehri kaderi bu oluyor işte: Yusufeli, Borçka, Kürtün, Hasankeyf, Ilıca ve daha niceleri... Eski haritalarla, yeni bir haritayı karşılaştırıyorum. Bölge birden bir göl olmuş. Bizi gezidiren tekne, su altında kalmış evlerin, minare âlemlerinin arasında dolanıyor. Biz binerken kaptanımızla bizi ağırlayan kişinin arasındaki konuşmaya kulak misafiri oluyorum: "Kötüyüm, gene su yükseliyor!" İşte bu enerji ve yaşam ikilemini bir türlü çözemedik.
Her gün kebap yerken ufak zafiyetler de geçirdim. 1 porsiyon dediğimizde birden fazla gelen kebaplar vardı; ya da bir süre sonra içimiz dışımız kebap olduğu için öyle gözüküyordu.
Atatürk Barajının seyrettiğimiz yerde olduğu kadar başka hiç bir yerde yıldızları bu kadar rahat seçememiştim. Önce bugüne kadar gözlemleyemediğim Yay'ı gördüm. Sonra Koç ve İkizler'i fark ettim.
Ne işi varsa artık Nemrut'un o tepede(!) biz de çıktık. Barajın etrafından Torosları seyrederken, diğer şehirlerin ışıklarını seçip nere olduğunu tahmin etmeye çalışmak güzeldi. Ve tabiki güneşin doğuşu...
Adıyaman'dan uçağa bindikten sonra sarı topraklar gitgide azaldı ve yerini daha kahverengimsi toprağın üstündeki bozkırlara bıraktı. Erciyes'in kuzeyinden kıvrılan Kızılırmak'ı, ötesinde Erciyes ile Hasan arasında akan Zamantı suyunu gördüm. Hasan'ın tepesinde de hâlâ kar vardı.
Ve uçağımız biz Urfa'dayken yapım çalışması biten 25/03 pistine teker koydu.
URFA
Görülmesi/Yapılması gerekenler: Balıklı Göl, Bakırcılar Çarşısı, Rumkale (Halfeti), Sıra Gecesi
Yenmesi gerekenler: Patlıcan kebap (alerjim dolayısıyla ben yiyemedim ama övdüler), Bulgurlu kebap, künefe...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder