7 Ekim 2010 Perşembe

Red Maple Leaves

Ve sonbahar geldi çattı. Ben bir yaş daha büyüdüm, başkaları da bir yaş büyüdü. Daha geçen sene bugün aynı yemek masasında oturduğumuz herkes farklı yerlerde şimdi. Ha facebook sağolsun kimse yokluğunu aratmıyor, herkes formunda!

Hani şu klasik mevsimsel anlam yüklemelerini bir türlü sevemedim; çünkü Eylülleri hiç adam gibi soğuk olmadı odaya kapanayımç Ekimlerim hep şanslı geçti, hep güzel şeyler oldu; Kasımlar belki biraz havamı bozmuştur; ama yine de sonbahar, ayrılık, depresyon tarzı temaları üstümden atmaya çalıştım genelde. Başarılı oldum mu tartışılır; ama en azından yanımda illa ki bu kavramları unutturacak birileri oldu.

Hele ki burada sonbaharları çok daha güzel oluyormuş biliyor musunuz? Çünkü her yer akça ağaçlarının kırmızının her tonunda dökülen yapraklarıyla kaplanıyor. Hele ki güneş açtı mı Wreck Beach'e inerken o fotograflarda gördüğünüz görüntüleri çıplak gözle görüyorsunuz. Ya da Kitsilano'ya indiğinizde şanslı bir gününüzdeyseniz English Bay ve arkasındaki Grouse Mountain, bütün ihtişamıyla karşınızda oluyor.
Ya da gece yine sahile inip nadir olan açık günlerde yıldızları izleyebiliyorsunuz. Şehir hiç ölmüyor; down town her zaman canlı. İlginç bir şehir aynı zamanda; nitekim dilencinin birinin üzerinizdeki popart Abraham Lincoln t-shirtünü işaret edip durdurma olasılığı var.

Olur ya geceleri camınız açık kalırsa rakunlar tıklatabilir şöyle bir selam vermek için.

Her gün Tim Hortonsidan sıcak çikolatam ile birlikte akçaözü aromalı donutımı alıp (çok tiki oldu bu lan), derste laptop açabiliyorum. İnsanlar hoş, sempatikler, anlayışlılar ve fazla hırslı değiller. Hırslı olanları bile zararsız.

Hatta 'süt(!)'ümü bile buldum; gerçi biraz pahalı ama olsun değer!

Anlayacağınız hayat güzel de bir şeyler eksik: İstanbul'daki o otantiklik, tarih dokusu, sofistike şeyler yok. Aslında olması gereken bu belki de (tarihi doku ve otantiklik hariç); ama yine de...

Başka türlü bir şey benim istediğim
Ne ağaca benzer ne de buluta
Burası gibi değil gideceğim memleket
Denizi ayrı deniz; havası ayrı hava

Yine de etrafta o kadar tanıdık biri olmayınca özlüyor insan... Her şeyden memnunum (hatta burası doğu yakasından zibilyon kat daha iyi, her iddiaya girerim) da bir siz eksiksiniz be sayın seyirciler yüzünüzü görmeye...

NOT: Akustik şarkılara çok önemli birini eklemeyi unutmuşum! Kesinlikle David Gilmour'un Shine On You Crazy Diamond'ını dinleyin!!

Hiç yorum yok: