1 Ekim 2011 Cumartesi

Memleket başka işte...

Bugünlerde inatla beni memleket hasretine düşürecek hamleler yapıyorum. Müzik listemden türküler düşmüyor, markette karşıma türk kahvesi çıkıyor da ben alıyorum, masada sütüm eksik olmuyor, dağlara taşlara tırmanıyorum, yabancılarla Türkçe konuşuyorum (yanlışlıkla) vs vs... Bu işin son noktası yazın çalışma programımı da Türkiye'de yapsam diye düşünmek oldu. Beni bundan alıkoyan birkaç sebep var tabi ama özellikle çalışmak istediğim sektörde gelişen bazı heyecan verici olaylar, bu opsiyonu tekrar düşünmeye itti. Hayırlısı göreceğiz bakalım neler olacak.

Ama türküleri dinledikçe, dağa taşa tırmandıkça kafamdan şu klasik Into the Wild tarzına benzeyen, ¨Bırakıcam ulan her şeyi...¨ diye başlayan öykü geçiyor: Sırtımda sadece bir kaç parça eşyam olacak. Yazmama yardımcı olacak bir de görüntü alabileceğim bir alet... Dağ tepe dere gezeceğim öyle. Sakalıma dokunmayacağım. İnsanlarla konuşacağım. Her durakta bir hikayem her durakta bir tanıdığım olacak. Çok kalmayacağım ama bir yerde; benimsemeyeceğim, bağlanmayacağım oraya. Oradan buradan sadece hikaye toplayacağım. Bir tur attıktan sonra bir tur daha atacağım ne oldu ne bitti o kadar zamandan sonra göreyim diye. Gerektiğinde horonlar tepip, gerektiğinde efe kesileceğim. Ben insanlara en saf halimele gideceğim onlar da bana öyle gelecekler. Sonra bu hikayeler birikecek de birikecek bir yol hikayesi oluverecek.

Şimdi yaptığım işi sevmediğimden değil bu. Tamamen çok gezen bilir tezini savunmamdan. Hikaye demek tecrübe demek, tecrübe demek bilgi demek... Ha burda yapabilir miyim diye sorarsanız o zor işte... Hikayeler denk gelir gelmesine de memleket başka işte...


Gemi yürutmam seni da
Suda çürutmam seni
50 sene da geçsa
Gene unutmam seni 

Nasıl geçecek bu hayat böyle?

1 yorum:

foolonthehill dedi ki...

"eski hikayelerin olduğu yerde yenisini yazmak zor" tezine yürekten katılıyorum. dün sakız hanımla mahur bey mırıldanarak geçtğin sokaklara bugün farklı hayaller saklayamıyor insan